24 Nisan 1915’de Ermenilere ne oldu?


ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcü Vekili Jalina Porter, Beyaz Saray’da basın toplantısı düzenledi. Porter, Washington’un bugün 1915 olaylarını ‘soykırım’ olarak tanıdığını açıklayacağını söyledi. Beklendiği gibi, ABD Başkanı Biden, 1915 olaylarında Ermenilere yapılanı “Soykırım” olarak tanımladı.

Bu röportaj Tr724 Yazarı Tarihçi Dr. Yüksel Nizamoğlu ile Ermeni tasarısının ABD Temsilciler Meclisinde kabul edilmesi üzerine 30 Ekim 2019’da yapılmıştır.

Röportajın tamamı:


Ermeni meselesi ilk defa 1878’de imzalanan Berlin Antlaşması ile uluslararası platforma taşındı. Antlaşmanın 61. Maddesi, Ermenilerin yaşadığı vilayetlerde gerekli ıslahatları yapma, Çerkezlerle Kürtlere karşı Ermenilerin huzur ve emniyetini sağlama görevini Osmanlı Devleti’ne yüklemekteydi. Ayrıca ilgili devletlerin tedbirlerin uygulanmasına nezaret edecekleri belirtilmişti.

Dönemin padişahı II. Abdülhamit, Avrupalı devletlerin Osmanlı Devleti’nin içişlerine karışacağı düşüncesiyle 61. Maddeyi uygulamamayı tercih etti. Avrupa devletleri ise değişik zamanlarda Osmanlı Devleti’ne Hıristiyan halkın durumunun daha da kötüleştiği, yoksulluk, rüşvet ve yoksulluğun daha da arttığını bildirerek ıslahat yapma sözünün yere getirilmesini istediler. 

Ermeni Örgütleri 

Ermenilerle Müslüman halk arasında ilk çatışma 1890’da Erzurum’da çıktı ve sonraki Kayseri, Merzifon ve Yozgat olaylarını tetikledi. 1894’deki Sason olayları ise Avrupalı devletlerin baskılarını artırmalarıyla sonuçlandı. Avrupa devletleri Doğu Anadolu’da yeterli sayıda Hıristiyan memur, jandarma ve korucu görevlendirilmesini istemekteydiler.

Ermeniler bir taraftan da seslerini dünyaya duyurmak ve büyük devletlerin desteğini sağlamak için eylemler yaptılar. Bu amaçla 1896’da İstanbul’da Osmanlı Bankası baskınını gerçekleştirdikleri gibi 1905’de Abdülhamit’e karşı Yıldız Camii’nde bir suikast teşebbüsünde bulundular. Yaşanan olaylar Ermeniler ve Müslümanlardan yüzlerce insanın hayatını kaybetmesine neden oldu. 

Ermeniler içinde zamanla çeşitli örgütler ortaya çıktı. Bunlardan “Marksist” görüşlere sahip Hınçak Partisi, Cenevre’de kurulmuş ve ihtilalci yöntemlerle Ermenilerin bağımsızlığını amaçlamıştı. 

Taşnak Partisi (Taşnaksütyun) ise Tiflis’te kurulmuş, öncelikle “Türkiye Ermenistan’ı” dedikleri Doğu Anadolu’nun sosyal ve ekonomik bağımsızlığını elde etmeyi hedeflemiş ve ihtilalci yöntemlerle amaçlarına ulaşacağını programına koymuştu. Taşnaklar kısa zamanda Osmanlı ülkesinde, Avrupa hatta ABD’de örgütlendiler ve Ermenilerin en güçlü örgütü haline geldiler. 

 İttihatçılarla İş birliği 

İttihat ve Terakki (İTC) birçok mensubu, Abdülhamit rejiminden kaçarak Avrupa’ya gelmişti. Bu dönemde İttihatçıların en önemli liderleri olan Ahmet Rıza Bey “merkeziyetçi” görüşleri savunmakta, Prens Sabahaddin Bey ise “adem-i merkeziyet” yoluyla ülkenin kurtulacağını düşünmekteydi. 

İttihatçılar kendileri gibi Abdülhamit rejimine karşı mücadele eden Ermeni örgütleriyle yakın ilişkiler kurdular. 1902’de Paris’te düzenlenen Birinci Jön Türk Kongresi’ne diğer unsurların temsilcileriyle beraber Taşnaktsütyun ve Hınçaklardan ayrılarak kurulan Veragazmyal örgütlerinin altı temsilcisi iştirak etti.

İkinci Jön Türk Kongresi’nde de Taşnak temsilcisi Malumyan yer aldı. Kongre sonunda Abdülhamit’in tahttan indirilmesi için şiddet dahil olmak üzere her yola başvurulması kararı alındı. Ancak İttihatçıların lideri konumundaki Ahmet Rıza Bey hem Ermeni taleplerine hem de Sabahattin Bey’in görüşlerine muhalefete devam etti. 

İkinci Meşrutiyetin ilanı, Osmanlı ülkesinde ayrılıkların sona ereceği, çeşitli milletlerin birlikte yaşama imkanını yeniden bulacağı şeklinde iyimser beklentilere yol açtı. “Hürriyetin İlanı” etkinliklerinde Müslümanlarla birlikte Ermeniler, Rumlar, Bulgarlar ve Museviler de yer aldılar. Bu mitinglerden birinde Ermeni bir kadın öğretmen “Şimdiden sonra artık ayrıca milletler yok. Ortada büyük bir Osmanlı milleti var. Ermeni milleti de bu milletin uzvudur” şeklinde konuşmuş, kalabalık da “Yaşasın Ermeniler, Yaşasın Osmanlı kavmi!” diye karşılık vermişti. 

Kırılma noktası 

Ermeni örgütleriyle olumlu ilişkiler devam ederken 1909 Adana olayları yaşandı. Bu olaylara rağmen İTC-Taşnak iş birliği yazılı hale getirildi. Anlaşmaya göre taraflar, Osmanlı Devleti’nin bölünmesine karşı birlikte mücadele edecekler ve kamuoyunda oluşan “Ermenilerin bağımsızlık istediklerine dair” algıyı ortadan kaldırmak için çalışacaklardı. 

İTC’nin Ermenilerle iş birliğinin bir göstergesi de yapılan seçimlerde Ermenilerin İttihat ve Terakki listelerinden milletvekili seçilmeleridir. Ermeni Patrikliği’nin bir yazısına göre nüfusa oranla yirmiden fazla mebus çıkarmaları gereken Ermenilerden 1908 seçimlerinde dokuz, 1912 seçimlerinde on üç, 1914 seçimlerinde de on bir mebus seçilmiştir.  

İttihatçıların önemli bir dönüm noktası Balkan Harbi oldu. Tarihçiler, harbin sonunda “Avrupa Türkiye’sinin büyük bir kısmının kaybedilmesiyle” İTC’nin Osmanlıcılık yerine Türkçülüğe yöneldiği kanaatindedirler. Bu durum Ermeni sorununu da farklı bir aşamaya taşımıştır. 

İTC ile Taşnaklar iş birliğine rağmen birbirlerine mesafeli davranmaktaydılar. Nitekim Taşnaktsütyun 1912’de bir beyanname yayınlayarak İttihatçılardan asayişin sağlanmasını, vergilerin azaltılmasını, İslamcı ve Türkçü politikalardan vazgeçilmesini ve anayasal hakların güvence altına alınmasını istemişti.   

24 Nisan Kararı ve Sürgünler 

İTC yönetimi, Birinci Dünya Savaşı’na girilmesiyle birlikte Taşnak yönetimiyle görüşmeler yaparak savaşta Ruslarla beraber hareket etmemelerini talep etti. Dahiliye Nazırı Talat Bey de Taşnak Partisi’nin önde gelenlerini ve Erzurum mebusu Vartkes Efendi’yi herhangi bir olumsuz harekete girişmemeleri hususunda uyardı. Başlangıçta olumlu seyreden görüşmeler, Ermeni komitelerinin Rusların yanında yer almaları ve baskınlara devam etmeleriyle kesintiye uğradı. 

Bu aşamada İttihatçıların muhtemelen önceden hazırladıkları bir planı uygulamaya koydukları anlaşılmaktadır. Böylesine radikal yöntemlere başvurmalarında; Balkan Harbi sonrasında Türkçülüğü temel politika olarak benimsemeleri, Sarıkamış Bozgunu sonrasında Rusların Ermeni komitelerinin de desteğiyle Doğu Anadolu’da ilerlemeye başlamaları gibi faktörler etkili oldu. 

Ayrıca İtilaf devletleri Çanakkale Boğazı’na yoğun saldırılarda bulundular ve en şiddetlisi 18 Mart 1915’de gerçekleşen taarruzlarında başarısızlığa uğrayarak geri çekildiler. Bu süreç başkent İstanbul’un bile tehlikede olduğu anlamına geliyordu. Yine bu sırada Zeytun, Bitlis, Muş ve Erzurum’da olaylar yaşandı. Nisan 1915’de ise Ruslar Van’a kadar ilerleyerek Ermenilerin desteğiyle şehri ele geçirdiler. 

Bu gelişmeler Dahiliye Nezareti’nin 24 Nisan 1915’de bir genelge yayınlamasıyla sonuçlanmıştır. İşte her yıl “soykırım günü” olarak gündem olan tarih, bu genelgenin çıkarıldığı tarihtir. 

Genelgede önce gerekçeler sıralanmakta; Ermeni komitelerinin Osmanlı ülkesinde muhtariyet elde etmek için mücadele ettikleri, savaş ilanıyla birlikte Taşnakların Rusya’da bulunan Ermenileri harekete geçirdikleri, Osmanlı topraklarında yaşayan Ermenilerin Osmanlı ordusunu zaafa düşürmek amacıyla faaliyetlere başladıkları, Zeytun, Sivas, Bitlis ve Van’da yaşanan hadiselerin de bunu gösterdiği, Kayseri ve Sivas’taki Ermeni komitelerinde bombalar bulunduğu, Ermeni gönüllü alaylarının Ruslarla birlikte hareket ettikleri, Osmanlı tebaasından olan komite ileri gelenlerinin de Hükümeti tehdit ettikleri belirtilmekteydi. 

Bu nedenlerle Hükümet, Osmanlı ülkesinde şimdiye kadar yasal olarak faaliyet gösteren Ermeni komitelerini ve bütün siyasi organizasyonları kapatarak evraklarına el koyuyordu. Ayrıca “mühim ve muzır Ermenilerin hemen tevkifi”, bulundukları mahalde kalmalarında mahzur görülenlerin uygun görülen yerlerde toplanması emrediliyor, bu işlemlerin de Ermeni ve Müslüman ahali arasında bir “mukateleye” sebep vermeden yapılması isteniyordu. 

Bir Figür: Cemal Oğuz

Genelgenin içeriğine bakıldığında bir ay sonra çıkarılacak olan Tehcir Kanunu’nun bir hazırlığı olduğu anlaşılmaktadır. Genelge doğrultusunda Ermeni dernekleri kapatılarak önde gelen Ermeni aydınları, gazetecileri, doktorları, din adamları ve mebusları tutuklandılar ve önceden belirlenen mahallere doğru yola çıkarıldılar. 

Bu genelgeyle ilgili çalışma yapan Sarınay’a göre tutuklananlar örgüt mensubu Ermenilerdi. Ancak şurası bir gerçektir ki, bu kişiler o zamana kadar yasal olan derneklerde faaliyet göstermişler, gazetelerde yazı yazmışlar ama bir anda “suçlu” olmuşlardı. 

Tutuklanan kişilerin sayısıyla ilgili olarak büyük tutarsızlıklar bulunmakta, çok farklı sayılar verilmektedir. Tutuklamalar sonrasında sevk daha doğru bir ifadeyle “sürgün” süreci başlamış ve sürgünlerin bir kısmı Ayaş’a bir kısmı da Çankırı’ya gönderilerek zorunlu ikamete tâbi tutulmuşlardır.

 Osmanlı belgelerinde, sürgünlerin hükümete başvurarak suçsuz olduklarından affedilmelerini istedikleri ve bazı kişilerin İstanbul’a dönmelerine izin verildiği anlaşılmaktadır. Sürgünlerin bazıları hapsedilmiş bazıları da daha sonra tehcir bölgesi olan Deyr-i Zor’a sevk edilmişlerdir. 

Sarınay, Ayaş ve Çankırı’ya sevk edilen Ermenilerin sayısını 235 olarak vermekte ve ölenlerden söz etmemektedir. Taner Akçam ve Nesim Ovadya İzrail, 150 sürgünün öldürüldüğünü belirtmektedirler. 

Sürgünlerin Çankırı ve Ayaş’ta neler yaşadıklarına dair bilgilere sürgünlerin hatıratlarından ulaşılabilmektedir. Sürgünler özellikle Çankırı mutasarrıfı Asaf Bey’in olumlu tavırlarından bahsederken İttihat ve Terakki kâtib-i mesulü Cemal Oğuz’un Çankırı’da olumsuz davranışlar sergilediğini ve bazı Ermenilerin öldürülmesi olayını Kürt Alo Çetesi vasıtasıyla organize ettiğini iddia etmişlerdir.  

Cemal Oğuz tehcirde suçu görülen diğer kişilerle beraber 20 Mart 1919’da tutuklanarak Divan-ı Harb’de yargılandı. Kendisi hakkındaki suçlama, Çankırı’dan Ankara’ya gönderilen sürgünlerden beş kişinin Tüney Karakolu civarında öldürülmesinin organize edilmesiydi. Cemal Oğuz mahkemede “tehcir sırasında Çankırı’da olmadığını” ve bu kişileri tanımadığını söylemişti. Karabetyan ise Çankırı sürgünleri arasında bulunduğunu ve Cemal Oğuz’un birçok kötülüğünü gördüğünü ifade etmişti. 

Cemal Oğuz mahkemede “on beş gün evvel dünyaya gelen çocuğunun kulağına ezan bile okuyamadığını” belirterek beraatını istemişti. Bir başka iddia da sanığın mahkemede deli numarası yaptığı ve sevk edildiği hastanede intihara teşebbüs ettiği şeklindedir. 

Mahkeme sanığa beş yıl dört ay ceza vermiş, aynı suçlamadan Jandarma kumandanı Nurettin de altı yıl hapse çarptırılmıştır. Osmanlı Arşivleri’ndeki belgelerde ise, Çankırı’da olmadığını söyleyen Cemal Oğuz hakkında 1915 Eylül’ünde farklı adlar altında iane toplamaktan çeşitli suçlamalar olduğu anlaşılmaktadır. 

Gerçekten de Cemal Oğuz’un Çankırı’da “Askere Yardım Cemiyeti” adıyla bir dernek kurarak halktan gıda ve para topladığına dair haberler, Köroğlu gazetesinde yer almıştır. Hatta Köroğlu gazetesi yazarı “güzel yüzlü, orta boylu, otuz, otuz beş yaşlarında” diye tasvir ettiği Cemal Oğuz’la da görüşmüştür. Cemal Oğuz daha sonra 5 Ekim 1920’de İngilizler tarafından Malta’ya sürgüne gönderilmiştir. 

24 Nisan 1915 genelgesi, İttihatçıların önceden planladıkları etnisite mühendisliğinin bir aşamasını oluşturmaktadır. İttihatçı liderler, önce yıllardır iş birliği yaptıkları Taşnak yönetimi ve milletvekilleriyle Ermeni aydınlarını tutuklayarak sürgüne göndermişler ve bu süreçte Çankırı İttihat ve Terakki kâtib-i mesulü Cemal Oğuz örneğinde görüldüğü gibi bölgedeki yerel yöneticileri kullanmışlardır. Bu şekilde ortaya çıkan gelişmeler daha sonra yaşanacak felaketlerin şeklinin de önemli bir göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır. 

Kaynaklar

  1. Sarınay, “İstanbul’da Ermeni Faaliyetleri ve Alınan Tedbirler (1914-1918), ATAM, S. 23; “24 Nisan 1915’de Ne Oldu?”, Yeni Türkiye, 2014, S. 60; H. Özşavlı, “Ermeni Milliyetçi Örgütlerinin Doğuşu Taşnak-İttihat ve Terakki İttifakı”, Ermeni Araştırmaları, 2012, S. 41; T. Akçam, 1915 Yazıları, İletişim, İstanbul, 2015, R. Karacakaya, “Meclis-i Mebusan Seçimleri ve Ermeniler”, YDTAD, 2003, S. 3; A. Hür, “24 Nisan 1915’de Aslında Ne Oldu?, Taraf, 24 Nisan 2011; M. S. Yılmaz, “Köroğlu Gazetesinde Çankırı Konulu Yayınları”, Çankırı Araştırmaları, 2013, S.11; F. Ata, İşgal İstanbul’unda Tehcir Yargılamaları, Ankara, TTK, 2005;  B. N. Şimşir, Malta Sürgünleri, Bilgi, İstanbul, 1985; BOA, DH. KMS, 2/6, 23.09.1333 (H). 

YORUM | Dr. YÜKSEL NİZAMOĞLU


Abdülhamit, Hamidiye Alayları ve Ermeniler 

Geçen haftaki yazımızda 24 Nisan 1915’de çıkarılan genelge ile Ermeni derneklerinin kapatılarak Ermeni aydın, gazeteci ve yazarlarının Ayaş ve Çankırı’ya sürülmeleri ve sonrasındaki akıbetlerini açıklamaya çalışmıştık. 

Bu haftaki yazımızda ise Ermeni meselesinin aşamalarından birisini oluşturan Hamidiye alaylarını, alayların kurulma gerekçelerini ve Doğu Anadolu coğrafyasına etkileriyle Ermeni sorununa yansımalarını ortaya koymaya çalışacak ve konuya sonraki yazılarımızda da devam edeceğiz.  

Abdülhamit’in Sistemi

1876’da tahta çıkan II. Abdülhamit, kısa bir süre sonra 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ile karşı karşıya geldi. Savaş sonunda imzalanan Berlin Antlaşması ile Romenler, Sırplar ve Karadağlılar Osmanlı’dan ayrılarak kendi milli devletlerini kurdular, Bulgarlar da özerkliğe kavuştular. Ayrıca antlaşmanın 61. Maddesinde, Osmanlı Devleti’nin Doğu Anadolu’da Ermenilerle ilgili ıslahat yapması ve bu ıslahatların Avrupalı devletler tarafından takibi yer almış, Ermenilerle ilgili ıslahat yapılması istenen yerler olarak da “Vilayet-i Sitte” olarak isimlendirilen “Erzurum, Van, Ma’muret’ül-Aziz, Diyarbakır, Sivas ve Bitlis” vilayetleri kast edilmişti. 

Savaş sonundaki tablonun iç ve dış politikaya çok önemli yansımaları oldu. Öncelikle yaşanan gelişmeler, İngiltere’nin Osmanlı Devleti’nin toprak bütünlüğünü koruma politikasından vazgeçtiğini gösteriyordu. Rusya’nın da Kars, Ardahan ve Batum’u ele geçirmesi, önemli bir tehdit oluşturuyordu. İngiltere de Rusya’nın yayılmasına engel olmak için Abdülhamit’ten üs olarak Kıbrıs’ı aldığı gibi Ermenilerin hamiliği rolünü de üstlendi. 

Abdülhamit Meclis-i Mebusan’ı feshederek Kanun-i Esasi’yi askıya aldı ve “Yıldız Sarayı” merkezli bir yapı oluşturdu. Bu merkezi yapı vasıtasıyla örnek aldığını söylediği dedesi II. Mahmut gibi her şeyi kontrol etmeye çalışarak devleti tamamen “Saray” odaklı yapılandırdı. 

Abdülhamit, Tanzimatçıların benimsediği Osmanlıcılık yerine en azından Müslüman toplulukları bir arada tutabilmek için İslamcılık politikasına yöneldi. Artık hedef Arnavutlar, Kürtler ve Arapların azınlıklar gibi ayrılmasının önüne geçecek tedbirler almaktı. Bundan sonra her yerde dini semboller öne çıkarıldığı gibi “Halifelik” propagandası önemli bir faktör olarak benimsendi. 

 Abdülhamit’in Alayları   

Padişah Doğu Anadolu için öngörülen ıslahatları geciktirerek Avrupalı devletlerin müdahalesini engellemeye çalıştı. Diğer taraftan da Doğu Anadolu’da merkezi otoriteyi sağlamak, Ermenilere karşı Kürtlerin desteğini almak, aşiretlerden askeri güç olarak yararlanmak, devleti bölgede daha etkin hale getirmek ve İslamcılık politikasını burada da uygulamak amacıyla bölgenin Kürt, Arap, Çerkez ve Karapapak (Terekeme) aşiretlerine dayanan Hamidiye alaylarını oluşturdu. Alay kuracak aşiretlere de vergi muafiyeti tanındı. 

Nizamnameye göre, nüfus sayımı yapılarak 17-40 yaşındaki erkekler tespit edildikten sonra oluşturulacak alaylarda 17-20 yaş “iptidaiye”, 20-32 yaş “nizamiye”, 32-40 yaş “redif” sınıflarına dahil edileceklerdi. Alaylar elbise, hayvan ve eğer takımlarını kendileri tedarik edecekler, silah ve sancak ise devlet tarafından verilecekti. 

Osmanlı Devleti’nde Tanzimat Fermanı ile askerlik zorunlu olsa da Kürtlerin ve Arapların yaşadığı yerlerde bu yükümlülük tatbik edilememişti. Osmanlı Devleti, böylece ilk defa bölgede otoritesini tesis edecek, Ruslara ve İran’a karşı hazır bir kuvvet de bulunduracaktı. 

Bu amaçlar çerçevesinde 1891’de, Rusların “Kazak Alayları” örnek alınarak IV. Ordu Kumandanı Zeki Paşa öncülüğünde “Hamidiye Süvari Alayları” oluşturulmaya başladı. Kısa zamanda alayların sayısı otuz altıya yükseldi ve 1901’de de altmış beş oldu.  İttihat ve Terakki de Hamidiye Alaylarını “Aşiret Alayları” adıyla devam ettirmeyi tercih etti. 

Alaylar, “devlete sadık, Sünni” aşiretlerden oluşturuluyor, Ermeni, Süryani hatta “Alevi ve Sünni-muhalif” aşiretlere alay kurma izni verilmiyordu. Padişahın adını taşıyan “Hamidiye Alayları”, Zeki Paşa vasıtasıyla doğrudan padişaha bağlı olarak görülüyor, aşiret reisleri İstanbul’a götürülerek padişah tarafından taltif ediliyordu. Bu yolla Kürt aşiretleriyle Saray arasında yeni bir bağ kuruluyor ve Abdülhamit “Bave Kurdan (Kürtler’in Babası)” oluyordu.  

Mustafa Paşa Örneği

Aşiret alayları kurulması düşüncesi büyük bir rağbet gördü. Alay kuran aşiretlerin büyük bir güce kavuşması, pek çok aşiret reisinin İstanbul’a başvuru yapmasına neden oldu. Bu durum zamanla aşiretler arasında rekabete ve çatışmalara yol açtı. Bu hakkı elde edemeyen aşiretlerse İstanbul’a mesafeli durmayı tercih ettiler. 

Nizamnamelerde alayların uyacakları esaslar belirlenmiş olsa da birçok problem yaşandı. Alayların işleyişi kontrol edilemediği gibi Zeki Paşa konumunu güçlendirerek aşiret reisleriyle samimi ilişkiler kurdu. Aşiret reisleri, Paşa’dan aldıkları güçle mülki amirleri tanımadıklarından bölgedeki memur, kaymakam ve valiler otorite zaafı yaşadılar. 

Mülki otoriteyi tanımadığı gibi çevre halkına birçok eziyet yapan aşiret reislerinden birisi de Bediüzzaman’ın Tarihçe-i Hayat’ta sözünü ettiği Miran Aşireti reisi Mustafa Paşa’dır. Bediüzzaman rüyasında Abdülkadir Geylani’yi gördüğünü ve kendisinden Mustafa Paşa’yı ikaz etmesini istediğini anlatır ve daha sonra da Paşa ile yaşadıklarını ayrıntılı olarak açıklar. Mustafa Paşa, “zulüm yapmayacağına dair söz vermiş” ancak daha sonra aynı davranışlarına devam etmiştir. 

Cizre ve çevresinde göçebe olarak yaşayan Miran aşireti, Mustafa Paşa döneminde önemli bir güç haline gelmişti. Aşiret reisi Mustafa Ağa, alaylar teşkil edilmeden İstanbul’a giderek Abdülhamit’le görüşmüş, alayların kurulmasıyla da “Hamidiye Paşası” olmuştur. Paşa, Zeki Paşa ile çok iyi bir dostluk kurmuş ve ondan da aldığı güçle “kanun ve nizam tanımaz” hale gelmiştir. Hatta yabancı gözlemciler onu “küçük bir kral” olarak değerlendirmişlerdir. 

Paşa hakkında 1892’den itibaren İstanbul’a pek çok telgraf çekilerek şikayetler yapılmıştır. Bu telgraflarda Paşa; diğer aşiretlere saldırarak katliamlar yapmak, mallarını gasp etmek, ekili alanlarına zarar vermek ve nüfuz bölgesini genişletmekle suçlanıyordu. 

Zeki Paşa buna rağmen Miran aşireti ve Paşa’nın önemli görevler üstlendiğini söyleyerek onu müdafaa etmiştir. Bu desteğin Mustafa Paşa’nın iyice kontrolden çıkmasına zemin hazırladığı anlaşılmaktadır. 

Mustafa Paşa, hakkındaki kanunsuz vergi alma, gasp ve yaralama suçlamalarıyla Divan-ı Harb’e sevk edilmişse de yargılanması mümkün olmamıştır. Bu nedenle halk İstanbul’a şikâyet telgraflarına devam etmiş ve hatta bir telgrafta “El Aman” ifadesi bile kullanılmıştır. Paşa’nın zulmü ancak 1902’de bir çatışmada öldürülmesiyle sona ermiştir. Mustafa Paşa’yı himaye eden Zeki Paşa’nın görevi de 1908’de meşrutiyetin ilanıyla sona erecektir. 

Ermeniler ve Hamidiye Alayları 

Alayların kurulmasında önemli bir amaç da Ermenilere karşı Müslüman halkı örgütlemek, silahlandırmak ve gerektiğinde Ermenilere karşı kullanmaktı. Nitekim alay oluşturan aşiretler, askeri birliklerini hem Kürt halka hem de Ermenilere karşı üstünlük kurmada ve baskınlar vasıtasıyla Ermenileri öldürerek mallarını yağmalamada kullandılar. Hatta yağma ve katliamlara karışan bazı kişiler “Ermeni mallarının helal olduğuna dair ferman çıktığını” bile iddia ettiler.  

Avrupalı devletler Osmanlı Devleti’ne gayrimüslim halkın yerel yönetimlerde yer alması, jandarma ve koruculuk gibi görevler yapabilmesi için baskı yaparken Abdülhamit, “düzenli ordu birlikleri yerine” Kürtleri silahlandırmayı tercih ederek gayrimüslim halka gözdağı vermeyi amaçlamıştı. Alayların oluşturulma şekli ve kural tanımaz tutumları da Ermenilerin “ötekileştirilme” sürecini hızlandırmış, zaten problemli olan birlikte yaşama kültürüne ciddi bir darbe vurmuştur.  

Berlin Antlaşması’nda Ermenilerin Kürt aşiretleri ve Çerkezlerin saldırılarından korunması istenmişken Abdülhamit’in bir “Çerkez” olan Zeki Paşa’ya bağlı olarak “Kürt aşiretlerinden” Hamidiye alaylarını oluşturması ustaca bir dengeleme siyaseti gibi gözükse de hem Avrupalı devletlerin ve özellikle İngilizlerin baskılarını artırmalarına yol açmış hem de aynı coğrafyayı paylaşan Ermeni ve Kürtlerin aralarındaki husumeti daha da artırmıştır. Araştırmacılar yine de alayların faaliyetlerinin Ermenileri tamamen bölgeden kovmaya veya imha etmeye yönelik olmadığı kanaatini taşımaktadırlar. Nitekim alayların yağmaladığı malların bir kısmının hükümet tarafından Ermenilere iade edildiği belirtilmektedir. 

İşte bu gelişmelerle Ermenilerin daha sonra çok daha ağır bir şekilde yaşayacakları dramların temelleri “İslamcı Padişah” Abdülhamit tarafından atılmış ve “Türkçü” İttihat ve Terakki tarafından “adına ister “etnisite mühendisliği” isterse “soykırım” denilsin” sonuçta büyük felaketler pahasına “Ermenisiz bir Anadolu” projesi uygulamaya konulmuştur.

Kaynaklar

M. V. Bruinessen, Ağa, Şeyh, Devlet, İstanbul, İletişim, 2013; B. Kodaman, “Hamidiye Hafif Süvari Alayları”, İÜ Tarih Dergisi, 1979, S. 32; “Hamidiye Alayları”, TDV İA, C. 15; A. Yiner, “Miranlı Mustafa Paşa Örneğinde Hamidiye Alayları Askeri Gücünün Kötüye Kullanımı”, History Studies, 2012, C. 4; M. R. Ekinci, “1897 Tarihli Hamidiye Hafif Süvari Alaylarının Taksimatı”, e-Şarkiyat, 2017, C. 9, S. 2;  “Osmanlı ve Konsolosluk Raporlarına Göre Vilayat-ı Sittede  “Hamidiye Süvari Alayları ve Ermeni İlişkileri”, Gece Akademi, 2018.

YORUM | Dr. YÜKSEL NİZAMOĞLU


Vehip Paşa’nın Ermeni tehciri raporu

Ermeni tehcirinin soykırıma dönüştüğüne dair iddiaların delillerinden birisi de 1916-1918 yıllarında önce III. Ordu ardından da Şark Orduları Grubu Komutanı olarak görev Vehip Paşa’nın raporudur. 

Bu rapor Birinci Dünya Savaşı esnasında yaşanan çeşitli suistimalleri incelemek üzere oluşturulan Tetkik-i Seyyiat Komisyonu’na 5 Aralık 1918’de sunulduktan sonra 29 Mart 1919’da Divan-ı Harp’te okunmuş daha sonra da İttihat ve Terakki ana davasında gündeme gelmiştir. 

Bu yazımızda Vehip Paşa’nın bu raporunu özetleyecek ve bundan hareketle daha sonraki yazılarımızda bazı değerlendirmelerde bulunacağız. 

Vehip Paşa Kimdir?

Vehip Paşa bugün Yunanistan sınırları içinde olan Yanya doğumlu olup Harp Okulu ve Erkân-ı Harbiye Mektebi’nden üstün başarılarla mezun olmuş bir Osmanlı subayıdır. Paşa, Manastır’da görev yaptığı sırada Enver Bey’in (Paşa) aracılığıyla İttihat ve Terakki’ye üye olmuş ve 1908’de Manastır’da Meşrutiyeti ilan eden beyannameyi okumuştur. Ardından Harp Okulları Komutanlığı görevini üstlenmiş, Balkan Harbinde de ağabeyi Esat Paşa ile birlikte Yanya’yı savunmuşsa da Yunanlılara teslim etmek zorunda kalmış ve Atina’da esaret hayatı yaşamıştır. 

Esaretten dönüşte Hicaz’da görev almış sonra da II. Ordu Komutanı olarak İstanbul’a gelmiş, 1915 Temmuz’unda da ordusuyla birlikte Çanakkale cephesinde görevlendirilmiştir.  Ağabeyi Esat Paşa Çanakkale’de Şimal Grubu Kumandanı olarak görev yaparken Paşa da Cenub Grubu Kumandanlığını üstlenmiştir. 

1916’da Erzurum’un düşmesi sonrasında III. Ordu Kumandanlığına atanmış ve 6 Mart 1916’da Erzincan’a gelerek göreve başlamıştır. Vehip Paşa’nın tayin ve terfilerinde İttihatçı kimliği ve Manastır günlerinden dost olduğu Enver Paşa ile olan yakınlığının etkili olduğu anlaşılmaktadır. 

Paşa başlangıçta Ruslar karşısında başarılı olamayarak kuvvetlerini Erzincan’ın batısına çekmiştir. Bolşevik İhtilali ile birlikte Rus kuvvetlerinin geri çekilmesi üzerine de Vehip Paşa kumandasındaki III. Ordu, önce 1914 sınırının ötesine geçmiş daha sonra da Abdülhamit devrinde kaybedilen Kars, Ardahan ve Batum’u kurtararak 1877 sınırının ilerisine gitmeyi başarmıştır. 

 Paşa’nın Raporu

Paşa’nın kazandığı zaferler aynı zamanda düşüşünün de başlangıcı olmuş ve görevden alınarak Harbiye Nezareti emrine verilmiştir. 

Vehip Paşa Mütareke döneminde Tetkik-i Seyyiat Komisyonu’na Ermeni olayları hakkında bir rapor sunmuştur. Bu dönemde Damat Ferit Hükümeti, İngilizlerin istekleri doğrultusunda Ermeni tehcirindeki suçlamalar nedeniyle 10 Mart 1919 tarihinde bazı kişileri tutuklamış; Said Halim Paşa, Halil Paşa (Kut), Nuri Paşa, Ağaoğlu Ahmet, eski şeyhülislamlar Ürgüplü Hayri Efendi, Musa Kâzım Efendi gibi tutuklular arasında Vehip Paşa da yer almıştır. 

Paşa’nın daha önce komisyona sunduğu rapor, tutukluluğu sırasında “tehcir suçlamalarına delil olmak üzere” gündeme gelmiş ve Trabzon Tehciri Davası’nda okunduktan sonra dönemin gazetelerinde özet olarak yayınlanmıştır. Raporun orijinaline şu ana kadar ulaşılamamışsa da Taner Akçam ve Dadrian orijinal nüshanın Kudüs Ermeni Patrikliği Arşivinde olduğunu iddia etmektedirler. 

Paşa’nın Tehcirle İlgili Suçlamaları

Paşa’nın raporu iki kısımdan oluşmaktadır. Raporun bir bölümünde tehcirle ilgili iddialar bulunmakta, diğer bölümünde ise 1914 ve 1917-1918 yıllarında Ermenilerin Müslüman halka yönelik saldırılarına dair bilgiler verilmektedir. 

Burada göz önünde tutulması gereken ilk husus, Paşa’nın III. Ordu bölgesinde 6 Mart 1916-6 Temmuz 1918 tarihleri arasında bulunduğudur. Bu tarihler, Paşa’nın da belirttiği üzere “Ermeni sevk ve tehcirinin” sona erdiği dönemdir. Bunun anlamı Paşa’nın 1914-1916 (Mart) dönemine ait bilgileri duyumlara ya da kumandanlık yazışmalarına dayanmakta olup kendisinin şahit olduğu olaylar değildir. 

Vehip Paşa raporunda göreve geldikten sonra Erzurum ve Trabzon’dan tehcir edilen Ermeni kafilelerinin Kemah üzerinden geçerken nakit paraları ve mücevherlerinin alınarak bir kısmına mahalli idare tarafından el konulduğunu diğer kısmının da İttihat ve Terakki merkezine gönderildiğini, kendilerinin de Fırat’tan geçerken imha edildiklerini öğrendiğini belirtmektedir.  Bunun üzerine olaylara karışan jandarma subayları ve onlara yardım eden kişileri yanına getirterek sorguladığını ve bu kişilerin de emri dönemin Erzincan Mutasarrıfı Memduh Bey ve İttihat ve Terakki liderlerinden Bahattin Şakir’den aldıklarını söylediklerini aktarmaktadır. Paşa bunun üzerine Memduh ve Bahattin Şakir’i Divan-ı Harb’e sevk etmiş ancak bu kişileri sorgulamak mümkün olmamıştır. 

Vehip Paşa bir başka olayda da küçük yaştaki bir Ermeni kıza iki subay tarafından tecavüz edildiğini öğrendiğini ve bu kişileri askerlikten uzaklaştırarak sivil makamlara teslim ettiğini anlatmaktadır. 

Paşa ayrıca Amele Taburlarında bulunan Ermeni askerlerin Halep’e sürülmek üzere Sivas’ta toplanmalarının emredilmesi üzerine yaşanan faciaları aktarmaktadır. Paşa aradan üç ay geçmesine rağmen Ermeni askerlerin Halep’e ulaşmadıklarını öğrenmiş ve Sivas Valisi Muammer Bey’e sorduğunda Ermeni askerlerin kendilerini sevke memur edilen Yüzbaşı Nuri tarafından Şarkışla ile Gürün arasında öldürüldüğünü öğrenmiş ve bunun üzerine Yüzbaşı Nuri’yi yargılatmış ve suçu sabit olunca idam ettirmiştir. Bu bilgi arşiv kayıtlarından da doğrulanmaktadır.

Paşa’nın bizzat yaşadığı olaylarda askeri görevlilerin katliamlara iştirak ettiği ayrıca tehcirin katliamlara dönüşmesinde mülki amir ve İTC yönetiminin de rolleri olduğu açıkça görülmektedir. 

Vehip Paşa raporda şahit olduğu olaylar dışında tehcir dönemine ait duyumlarına yer vermekte ve yaşanan katliamları anlatarak faillerini açıklamaktadır. 

İlk olarak Canik vilayeti tehcirini anlatan Paşa, mutasarrıf Necmi Bey’in dirayetiyle Samsun Ermenilerinin liva sınırına kadar problemsiz çıksalar da diğer livalarda üzücü olaylar yaşadıklarını söylemektedir. 

Benzer şekilde Erzurum Ermenileri de Vali Tahsin Bey’in (Uzer) tedbirleriyle Erzincan’a kadar gelmişler ancak Tahsin Bey’in kendisine bağlı bu mutasarrıflığa emirlerini tam olarak verememesi ve süreci takip etmemesi nedeniyle Erzincan sınırını geçtikten sonra katledilmişlerdir. Tahsin Bey olayı öğrenmesine rağmen herhangi bir takibatta bulunmamıştır. 

Vehip Paşa raporda Ermenilerin saldırılara uğradıkları noktaları da belirtmektedir. Trabzon Ermenileri Gümüşhane Deresi’nden geçerken kadın ve çocuklar dışında katliama maruz kalmışlar, kafilenin geri kalan kısmının bir bölümü de Kemah Boğazı’nda katledilmiştir. Paşa’ya göre yaşananların sorumluları Trabzon valisi Cemal Azmi ve Gümüşhane mutasarrıfı Abdülkadir olup bu kişilerin sorgulanması gerekmektedir. 

Vehip Paşa’ya göre en acı olaylar Muş, Harput ve Mezra’a’da yaşanmış, buralarda kadın ve çocuklar da saldırılara uğramış fakat sorumlular hakkında takibat yapılmamıştır. Hatta Muş’a yakın bir köyde toplanan Ermeniler, kadın ve çocuklar dahil olmak üzere ateşe verilmiştir. 

Paşa Bitlis’te de üç ayrı yerde binlerce Ermeni’nin katledildiğini ve bunun sorumlusunun Jandarma Kumandanı Laz Hacı Osman olduğunu ve dönemin valisi Abdülhalik Bey’in (Renda) katliamlara engel olamamasını esefle karşıladığını belirtmektedir. 

Vehip Paşa’ya göre en vahim cinayetlerse Diyarbakır’da işlenmiş, Ermenilerin yanında Rumlar, Keldaniler ve Süryaniler de katliamlara maruz kalmışlardır. Paşa ayrıca Sivas’ta da benzer hadiselerin yaşandığını ve validen jandarma neferine kadar bütün memurların olaylarda rolü olduğunu aktarmaktadır. 

Paşa tehcirle ilgili olarak kendi düşüncesini, “Ermeni sevkiyatı insaniyet ve medeniyet ve şeref-i Hükümete yakışmayacak tarzda yapıldı” şeklinde özetlemekte, yapılanların İttihat ve Terakki merkez-i umumisinin kararlarıyla gerçekleştiğini söylemektedir. 

Vehip Paşa III. Ordu bölgesindeki katliamların Dr. Bahaddin Şakir tarafından organize edildiğini, Bahaddin Şakir’in hususi otomobille İttihat ve Terakki merkezlerine emirleri “şifahi” olarak ilettiğini ileri sürmektedir. Olaylara müdahale etmeyen adliye mensuplarının da  bu facialara zemin hazırladıklarını iddia eden Vehip Paşa, her şey “şifahi talimatla” yapıldığından geriye “tahriri bir delil” kalmadığını söylemektedir. 

1914 ve 1917-1918’deki Ermeni Saldırıları

Vehip Paşa ayrıca raporunda 1914 ve 1917-1918 yıllarında Ermeniler tarafından Müslüman halka yapılan katliamlara da yer vermiştir. 

Paşa’ya göre 1914 sonunda Hasankale önlerine gelen Rus ordusu içinde bulunan Ermeni komitacılar, Müslüman ahaliden eli silah tutan erkekleri öldürmüşler ve geri kalanları da Rusya içlerine götürmüşlerdir. Paşa’ya göre “Pasin’in köyleri” Ermeniler tarafından tahrip edildiği gibi bazı köylerde de Müslüman halka yönelik çok elim katliamlar yapılmıştır. 

Vehip Paşa 1918 yılında Osmanlı ordusunun ileri harekâta geçmesiyle karşılaşılan acı manzaraları da anlatmaktadır. Paşa, Ermeni komitacıların icraatlarını o sırada kurulan Kafkas Hükümetine de iletmiş ve engel olunmasını istemişti. Bu yazışmalar Genelkurmay ATASE Arşivlerinden de tespit edilebilmektedir. 

Rapora göre Erzincan’da Sivaslı Murat adlı komitacının liderliğindeki Ermeni çeteleri Müslüman halkı evlere ve kışlalara doldurarak yakmışlardır. Vehip Paşa ordunun ilerleyişiyle birlikte Bayburt’ta da Arşak adlı çetecinin liderliğindeki komitacıların halkı katlettiğini ve benzer katliamların Mamahatun, Hınıs, Karayaprak ve köylerinde de gerçekleştiğini aktarmaktadır. Rapora göre üç günlük bir kuşatma sonrasında geri alınan Erzurum’da da Antranik komutasındaki Ermeni komitacıları büyük katliamlar yapmışlardı.

Vehip Paşa III. Ordu’nun Batum’a kadar devam eden ilerleyişi esnasında benzer birçok faciayla karşılaşılmasına rağmen ordunun soğukkanlılığını koruduğunu ve intikam hissiyle hareket etmediğini de ilave etmektedir.  

Vehip Paşa raporunun sonunda ise hiçbir zaman gerçekleşmeyecek şu teklifi yapmaktadır: “… İttihat ve Terakki erkânı ile beraber mukatelata sebep olan Taşnaksütyun ve Hınçak reisleri ve General Antranik’in dahi hür fikir ve insaniyeti takip ettiklerini göstermek isteyen devletlerin mümessilleri tarafından tecziye edilmeleri elzemdir…”.

Suçlular Kim? 

Vehip Paşa’nın bu raporunun elbette bir bütün olarak değerlendirilmesi gerekmektedir. Paşa raporunda Ermeni komitelerinin Müslüman halka yönelik saldırılarına yer vererek faciaların yaşanmasında bu çetelerin sorumluluğuna dikkat çekmekte, ayrıca kendi komutanlığı dönemindeki ileri harekâtla birlikte karşılaşılan dramları da anlatmakta ve olayın faili Ermeni çete reislerinin isimlerini vermektedir. 

Bunlar yanında Vehip Paşa, “tehcir sürecinin” iyi yönetilmediğini belirterek en başta İttihat ve Terakki merkeziyle III. Ordu emrinde Teşkilat-ı Mahsusa birliklerinin başında bulunan Bahattin Şakir’i suçlamaktadır. Özellikle Bahattin Şakir’in “şifahi emirlerle” tehcirin katliamlara dönüşmesinde önemli bir rolü olduğunu ileri sürmektedir. Ayrıca vali ve mutasarrıflar da görevlerini ihmal ederek katliamların boyutunu daha da artırmışlar ve jandarma görevlileri, sivil memur ve yerel çetecilerin eylemlerine zemin hazırlamışlardır. Paşa’nın ifadesiyle “yaptıranlar mesul, yapanlar mesul, göz yumanlar mesuldür”.

Ayrıca Paşa’nın dikkat çektiği hususlardan birisi de asıl tehcir edilmesi gerekenler, olaylara karışan Ermeniler olması gerekirken kadın, çocuk ve yaşlıların tehcir edilerek facialara zemin hazırlanmıştır. 

İşte bu aşamada sorulması gereken soru şudur: Bu rapor “Tehcir ve Taktil Mahkemelerinde” gündeme getirilmesine rağmen Vehip Paşa niye “şahit” olarak dinlenmemiştir? Bu sorunun cevabını bulmak gerçekten zordur. Paşa’nın ifadelerinin sorulduğu kişiler de Vehip Paşa’nın mahkemeye getirilmesini talep ettikleri halde bu gerçekleşmemiştir.

Vehip Paşa serbest kaldıktan sonra yurt dışına gidecek ve önce askerlikten sonra da vatandaşlıktan çıkarılacak, Türkiye’ye dönüşü ise ancak 1940’ta yeniden vatandaşlığa kabulüyle gerçekleşecektir.  

Kaynaklar

Y. Nizamoğlu, Vehip Paşa’nın Hayatı ve Askeri Faaliyetleri, İÜ SBE Doktora Tezi, İstanbul, 2010; Kahramanlıktan Sürgüne Vehip Paşa, İstanbul, Yitik Hazine, 2013; N. Bilgi, “Ermeni Tehciri ve Olaylarına İlişkin Vehip Paşa’nın Raporu”, Yeni Türkiye, S. 62, 2014; F. Ata, İşgal İstanbul’unda Tehcir Yargılamaları, Ankara, TTK, 2005; BOA, DH. ŞFR. 605/65, (R. 10.12.1334); Z. Tüfekçi, Trabzon ve Çevresinden Yapılan Ermeni Tehciri ve Yargılamaları, MÜ Türkiyat Enstitüsü Yüksek Lisans Tezi, İstanbul, 2001.

YORUM | Dr. YÜKSEL NİZAMOĞLU


Tehcir Kanunu ve uygulamaları üzerine 

24 Nisan 1915’de Ermeni derneklerini kapatıp Ermeni aydın, gazeteci, yazar ve dernek yöneticilerini sürgüne gönderen İttihat ve Terakki yönetimi (İTC) bununla yetinmedi. Ermenilere yönelik asıl adımı, 14 Mayıs 1331 (27 Mayıs 1915) tarihli kanun-ı muvakkat yani Kanun Hükmünde Kararname ile attı. 

Kanun, “Vakt-i Seferde İcraat-ı Hükümete Karşı Gelenler İçin Cihet-i Askeriyece İttihaz Olunacak Tedâbir Hakkında Kanun-ı Muvakkat” adını taşıyor ve uygulama hemen başlıyordu. 

“Tehcir Kanunu” olarak adlandırılan kanun, Meclis tatilde olduğundan Dahiliye Nazırı Talat Bey’in önerisiyle Bakanlar Kurulu’na gelmiş ve Said Halim Paşa Hükümeti tarafından dönemin padişahı Mehmet Reşad’ın onayıyla bir KHK olarak çıkarılmıştı. 

Tehcir Kanunu

Kanun çok fazla bir ayrıntı içermeyip dört maddeden oluşuyordu. Biraz sadeleştirilmiş şekliyle hükümleri şu şekildeydi:  

“1. Sefer vakti ordu, kolordu, fırka, kumandan veya vekilleri, mevki kumandanları, hükümetin emirlerine, asayiş ve memleket müdafaasına müteallik icraata muhalefet ve mukavemet görürlerse, hemen en şiddetli bir şekilde tedîbat yapmaya, tecavüz ve mukavemeti esasından imhaya mezun ve mecburdurlar.

  1. Ordu, kolordu, fırka, kumandan veya vekilleri, mevki kumandanları askerlik gereği veya casusluk veya ihanetini hissettikleri köy ve kasaba ahalisini tek tek veya toplu olarak diğer mahallere sevk ve iskân ettirebilirler.
  2. Bu kanun yayınlandığında yürürlüğe girer.
  3. Bu kanunun uygulanmasını Başkumandanlık Vekili ile Harbiye Nazırı yürütür”.

Kanunla ordu, kolordu ve fırka (tümen) komutanlarına kendi bölgelerindeki halkı “askerî nedenlerle, casusluk veya ihanetlerini hissettiklerinde” başka yerlere sevk etme ve orada yerleştirme hakkı tanıyordu. 

Kanunda “Ermenilerle ilgili” bir ifade yoktu. Bundan sonraki süreçte sadece Ermeniler değil, Rumlar, Süryaniler, Keldaniler gibi azınlık grupları da kanun gerekçesiyle sürgüne gönderilmişlerdir. Hatta “muhalif” oldukları düşünülen veya Şerif Hüseyin taraftarı olma ihtimali bulunan Araplar da tehcir edilmiştir. 

Cemal Paşa’nın bir yazışmasından tespit ettiğimize göre Medine ve çevresinden 25.000-28.200 kişi tehcir edilmiştir. Ancak uygulamalara bakıldığında Arap tehcirinin “çok sert” uygulanmadığı ve ailelerin bir kısmının kısa bir süre sonra geri döndükleri anlaşılmaktadır. 

 Soykırım Nedir?

Bugün Ermeni meselesi denildiğinde “tehcir” ifadesinden çok “soykırım” kavramı öne çıkmış durumdadır. “Genocide” ya da soykırım kavramı, İkinci Dünya Savaşı sonrasında 1948’de Birleşmiş Milletler tarafından kabul edilen Soykırım Sözleşmesi’nde kullanılmış ve çıkış noktasını da Hitler Almanya’sının Yahudilere yönelik yaptığı katliamlar oluşturmuştur. Sonraki yıllarda ise Ermeni diasporasının çalışmalarıyla birçok ülke parlamentosu, Ermeni tehcirini “soykırım” olarak kabul etmiştir. 

Soykırım; ırka, dine, siyasi görüşe veya etnik kökene bağlı özelliklere dayanan bir grubun bilerek ve isteyerek, düzenli bir biçimde ortadan kaldırılmasıdır ve uluslararası mahkemelerin yargı alanına giren çok ağır bir insanlık suçudur. 

BM’nin tanımına göre “Soykırım”, millî, etnik, ırkî veya dinî bir grubu, sırf bu niteliği nedeniyle, kısmen veya tamamen yok etmek kastıyla, 

(a) Grup üyelerini öldürmek; (b) Grup üyelerine ciddi bedensel veya zihinsel zarar vermek; (c) Bir grubun üyelerini, kasten, bunların fiziki olarak kısmen veya tamamen yok edilmesi sonucunu doğuracağı önceden hesaplanan yaşam koşulları altına sokmak; (d) Grup içinde doğumları bilinçli olarak önlemeye yönelik tedbirler dayatmak; (e) Gruba ait çocukları bir başka gruba zorla nakletmek” fiillerinin işlenmesiyle ortaya çıkmakta, bu eylemlerin “milli, etnik, ırkî veya dini bir topluluğu” özel olarak hedefleyerek, kısmen de olsa yok etme amacına yönelik olarak gerçekleşmesi, soykırım olarak tanımlanmaktadır. 

Takvim-i Vekayi

Tehcirin Kapsamı ve Sürgün

Tehcir Kanunu çıkarıldığında Osmanlı Devleti birçok cephede savaş halindeydi. Zaten 2 Ağustos 1914’de seferberlik ilan edilmiş ve 20-44 yaşları arasındaki Osmanlı vatandaşı erkekler bazı istisnalar haricinde silah altına alınmıştı. Bu kapsamda sadece Müslüman erkekler değil azınlıkların da orduya iştirak etmeleri gerekiyordu. 

Bugün elimizdeki verilerle azınlıklarının ne kadarının orduda görev aldığını bilemiyoruz. Ermeniler için söylemek gerekirse, askerlik yükümlüsü olanlar ya orduya iştirak etmişler ya da asker kaçağı olarak saklanmayı veya Ermeni komitelerine katılmayı tercih etmişlerdi. Bu arada bazı Ermenilerin de Kafkasya’ya göç ettikleri anlaşılmaktadır. 

Uygulamalara bakıldığında tehcir edilen Ermeniler, askerlik yükümlüğü dışında kalan erkekler yani 0-20 arası çocuklar ve gençlerle 40-45 yaş sonrası yaşlı erkeklerdir. Bunun yanında yaşları ne olursa olsun kadınların da tehcire dahil edildiği görülmektedir. 

Tehcir için bildirim yapıldığında, iki günden başlayarak iki haftaya kadar süre verildiği görülmektedir. Bu süre içinde ailelerden tehcire hazırlanmaları istenmiştir. Elbette bu husus önemli bir problem oluşturmuştur. 

Tehcir, mayıs sonunda Doğu Anadolu’dan başlamışken daha sonra kapsam sürekli genişletilmiş, Anadolu’nun tamamına yakınını hatta Trakya’yı da içine alan bir sürece dönüşmüştür. Ermenilerin gidecekleri yerler olarak Deyr-i Zor, Urfa, Musul ve Halep belirlenmiş, gittikleri yerlerde de nüfusun %10’unu geçmeyecek şekilde yerleştirilmeleri istenmiştir. Talat Paşa’nın tuttuğu iddia edilen notlardan ve bazı yazışmalardan İTC’nin gerçek anlamda bir “etnisite mühendisliği” yaptığı anlaşılmaktadır.  

Tehcirden, Katolik Ermenilerle Osmanlı memuriyetinde önemli görevlerde bulunan kişilerin kapsam dışı tutulduğu görülmektedir. Hükümet, tehcirin sağlıklı bir şekilde yürütülmesi için bütçe de ayırmıştır. Ancak bu paranın savaş şartlarında bulunan ve zaten ekonomisi çökmüş bir ülkede ne ifade ettiği tartışmalıdır. 

Tehcir kararıyla birlikte Ermeni kafileleri için güzergâhlar belirlenmiş ve jandarmalar eşliğinde “ölüm yürüyüşü” başlamıştır. Özellikle bebek, çocuk ve yaşlıların bu yolculuğa tahammül etmelerinin mümkün olmadığı çok açıktır. Osmanlı arşivlerinde tedbir alınmasına dair pek çok yazışma olsa da güzergâhın uzunluğu, beslenme ve barınma problemleri ve salgın hastalıklar nedeniyle binlerce insan hayatını kaybetmiştir.

Tehcirin bir başka boyutu da yol güzergâhlarındaki tehlikelerdir. Savaş nedeniyle yaşanan otorite boşluğu nedeniyle Anadolu’da genellikle asker kaçaklarından oluşan birçok “eşkıya” çetesinin olduğu dönemde böyle bir yolculuğun güvenli bir şekilde yapılması mümkün değildir. Bu nedenle kafileler birçok yerde çete saldırılarına maruz kalmış bazen de jandarmanın da iş birliğiyle katliamlar yapılmıştır. 

Ahmet Refik’in Gözlemleri 

Tehcir sırasında yaşananlara dair sürgünlerin şahitlikleri ve hatıraları yanında savaşta tarafsız olan ABD gibi devletlerin konsoloslarının, misyonerlerin, okul, hastane çalışanlarının ve Kızılhaç görevlilerinin tanıklıkları önemli bir yer tutmaktadır. Bunun yanında Osmanlı cephesinden de geçen yazımızda bahsettiğimiz Vehip Paşa örneğinde olduğu gibi tehcir sırasında yaşananları kaleme alan kişiler bulunmaktadır. 

Bu kişilerden birisi de Türkiye’de “Tarihi Sevdiren Adam” olarak bilinen Ahmet Refik (Altınay)’dir. Ahmet Refik, 1915 haziranında Eskişehir’e Askerî Sevk Komisyonu Başkanı olarak gönderilmiş ve izlenimlerini önce bir yazı dizisinde sonra da 1919’da basılan “İki Komite İki Kıtal” adlı eserinde anlatmıştır. 

İki Komite İki Kıtal

Ahmet Refik, İzmit’ten Eskişehir’e gönderilen Ermeni kafilelerinden birisiyle karşılaşmış ve onların kadın, genç kız, çocuk ve ihtiyarlardan oluştuğunu hatta babası askere alınmış, annesi ölmüş küçük bir kızın babaannesiyle sürgüne gönderildiğini gözlemlemiştir.  Ahmet Refik elindeki kuru ekmeği suya batırarak açlığını bastırmaya çalışan çocuklara yiyecek bularak yardımcı olmuş ancak çocukların yaşadıkları acıların etkisiyle hiç gülmediklerini görmüştür. En çok şaşırdığı hususlardan birisi de hastaların hatta belden aşağısı tutmayan kişilerin bile tehcire dahil edilmesidir. 

Bu sırada Konya’ya gitmek için ceplerinde bilet parası olmadığından istasyonda binlerce sürgün toplanmış, asker sevkiyatı da yapıldığından trenler kullanılamamış ve günlerce devam eden bekleme sonunda açlık tehlikesi baş göstermiştir. 

Ahmet Refik bir süre sonra Ermeni genç kızların çeyizlerini satmaya başladıklarını, satacak bir şeyi olmayanlarınsa dilenmek zorunda kaldığını müşahede etmiştir. İstasyon etrafında binlerce aile toplanmış, bir kısmı çadır kurmuş, çadırı olmayanlar da çocuklarıyla etraftaki evlerin duvar diplerinde gecelemeye başlamışlardır. 

Yazar ayrıca Eskişehir Ermenilerinin tehciri sonrasında evlerindeki kıymetli halı ve diğer eşyalarının evlerinde kaldığını ancak hükümetin bunları koruyamadığını, evlerdeki kıymetli eşyaların ve davarların geceleyin çalındığını, aynı durumun İzmit ve Adapazarı’nda da yaşandığını hatta iz bırakmamak için evlerin ateşe verildiğini belirtmektedir. Ahmet Refik’e göre Ermenilere Eskişehir halkı zulmetmemiş; asıl eziyetler memurlar, jandarmalar ve polisler tarafından yapılmıştır.  

De Nogales ne diyordu?

Venezüellalı bir subay olan Nogales, 1915 yılında Osmanlı ordusuna paralı asker olarak dahil olmuş ve Suriye’de tehcire tanıklık ederek gözlemlerini kaleme almıştır. Nogales’in anlatımlarına göre en zengin ailelere bile bir öküz arabasında taşınabilecek eşya dışında bir şey almalarına müsaade edilmiyor, evler ve araziler yerel memurların elinde kalıyor ve memurlar tarafından paylaşılıyordu. 

Nogales ayrıca zenginliğin beşte birinin İttihat ve Terakki merkezine gittiğini ve bunun da İstanbul’da büyük bir rekabete yol açtığını belirtiyordu. Yine Nogales binlerce kişilik kafilelere bazen fişekliği bile olmayan dört beş jandarmanın eşlik etmesini anlayamadığını yazmaktadır. 

Mamure bölgesine ulaşan Ermenilerin durumunu anlatan Nogales, ağustos ayında buradaki kalabalığın iyice arttığını, kardeşlerini taşıyan yaralarla kaplı çocukları, seksen yaşını aşmış ihtiyarları gördüğünü aktarmakta, Halep’e varanlarınsa üç dört günde bir defa verilen vesikalık ekmek yetmediğinden kapı kapı dolaşıp dilendiklerini belirtmektedir.

Nogales sürgünlerin yerleştirildikleri tel örgüyle çevrili kamplarda “hayvan sürüsü gibi” yaşadıklarını ve salgın hastalıklarla birlikte ölümlerin arttığını, kampın ve yolların cesetlerle dolduğunu, çakalların ve kurtların bu cesetleri yediğini de kaydetmektedir.  

Nogales birçok eşkıya çetesinin Ermeni kafilelere saldırdığını hatta eşkıyanın jandarmalarla ve başlarındaki subaylarla anlaşıp bir kafileyi ormana götürüp soyduğunu gözlemlemiştir. Yine subayların Ermeni kızlarını alı koyup sonra da Kürtlere sattıklarına da tanıklık etmiştir. 

Sürgünlerin Suriye’ye ulaşmalarıyla Halep, Şam hatta Kudüs hasta ve dilencilerle dolmuş, ölümlerin artmasıyla bazı günler cesetleri mezarlara taşıyacak araba bile bulunamamıştır. Nogales’e göre sadece Halep’te 1916 Ağustosundan 1917 Ağustosuna kadar hastalıklardan ölen Ermenilerin sayısı 35.000’i bulmuştu. 

Yüzbaşı Bader adında bir Alman subay bu dramların fotoğraflarını çekmiş ancak fotoğrafçı resimleri “dikkatsizlikle” bozmuştu. Nogales’e göre fotoğrafların imhası da hükümetin yaşananların dış dünyaya duyurulmasını önlemek istemesinden kaynaklanıyordu. 

Motivasyonu Anlamak

Tehcir işte böyle bir süreçti. Yazımızdaki tanıklardan Ahmet Refik, Eskişehir’de yani henüz savaş olmayan hatta başkentin taşınması düşünülen bir şehirdeki yaşanan dramları aktarmaktadır. 

Nogales’in gözlemleri ise sürgünlerin perişan bir şekilde ulaştıkları Suriye bölgesine aittir. İki örnek de Osmanlı cephesinden tehcir sırasında yaşanan dramları ortaya koymaktadır. Bunlar ve benzeri tanıklıklar, yaşanan felaketin boyutlarını ve ortaya çıkan yüzbinlerce ölümün nedenlerini anlamaya yardımcı olacaktır. 

Yaşanan sürecin normal görülmesi ve savaş şartları veya Ermenilerin yaptığı baskınlarla izahı mümkün değildir. Özellikle tehcir edilenlerin kadın, çocuk ve yaşlılardan oluşması, amacın ne olduğunu da göstermektedir. Tehciri planlayan iradenin bu sonuçları öngörmemesi mümkün değildir. 

Sonuçta bu süreç bir soykırım olarak değerlendirilebilir. Ancak belki de daha önemlisi, çocuk, kadın ve yaşlılardan oluşan bir topluluğa, bu felaketleri reva görenlerin amaçlarının ve nasıl bir motivasyonla hareket ettiklerinin anlaşılmasıdır. Öncelikle bu zihniyetin ne olduğunun, arka plandaki faktörlerin ve bugüne etkilerinin ortaya konulması büyük bir önem taşımaktadır. 

Nitekim Talat Paşa hatıralarında adeta günah çıkarmakta ve “Esas itibarıyla askeri bir ihtiyat tedbirinden başka bir şey olmayan tehcir, vicdansız ve seciyesiz insanların elinde bir facia şeklini almıştır” ifadesini kullanmaktadır. 

İttihatçı liderlerden Mithat Şükrü Bey de Ermeni kırımlarında en çok suçlanan kişilerden olan Diyarbakır Valisi Dr. Reşit Bey’e “Siz hekimsiniz… ve bu sıfatla can kurtarmakla vazifelisiniz. Nasıl olup da bunca insanın ölümün kucağına atılmasına göz yumdunuz?” diye sorduğunda Reşit’ten “Türklüğüm hekimliğime galebe çaldı” cevabını alacaktır. 

Kaynaklar

Talat Paşa’nın Hatıraları, Haz. H. C. Yalçın, İstanbul, 1998; C. Sezer, “Osmanlı Devleti’nin Sevk Sırasında Ermenilere Yönelik Uygulamaları (1915-1917)”, CTAD, 2011, S. 13; A. Beşiri, “Soykırım ve Soykırıma Dair Uluslararası Mekanizmalar”, TBBD, 2013, S. 18; M. Bardakçı, Talat Paşa’nın Evrak-ı Metrukesi, İstanbul, Everest, 2009; A. Altıntaş, “Osmanlı Devleti’nin Tehcir Kararı Alması ve Uygulaması”, SBD, 2005; Ahmet Refik, İki Komite İki Kıtal, İstanbul, Kütüphane-i İslam ve Askerî, 1919; R. de Nogales, Osmanlı Ordusunda Dört Yıl, İstanbul, Arba, 2008. 

YORUM | Dr. YÜKSEL NİZAMOĞLU


Tehcir edilen Ermeniler’in mallarına ne oldu?

Ermeni tehcirinin bir başka önemli boyutu da sürgüne gönderilen insanların geride bıraktıkları malları meselesidir. Bu mallar arasında evler, köşkler, tarlalar, çiftlikler, hanlar, fabrikalar yanında para, altın ve hisse senetleri gibi menkul değerler de bulunmaktaydı. 

Doğal olarak insani boyutun öne çıkmasından dolayı tehcirin bu boyutu Türkiye kamuoyunda çok fazla bilinmemekte, sadece zaman zaman basına yansıyan sansasyonel haberler nedeniyle gündeme gelmektedir. Halbuki tehcirin bu yönü, bugünkü Türkiye’nin devlet ve toplumsal zihniyetinin şekillenmesinde ve sermaye yapısının ortaya çıkmasında önemli aşamalardan birisini oluşturmuştur.

Tehcirin başından itibaren Ermenilerin geride bıraktıkları mallara dair Osmanlı Devleti’nin müttefikleri Almanya ve Avusturya’nın da baskılarıyla pek çok düzenleme yapılmışsa da süreç mevzuatın çok gerisinde kalmış, bu mallar haksız ve hukuksuz bir şekilde el değiştirmiştir. Cumhuriyet döneminde de aynı anlayış devam etmiş ve bir kitap hacmine ulaşan yasal düzenlemelere rağmen mallar sahiplerine iade edilmeyerek devlet, memurlar ve sivil vatandaşlar tarafından “ganimet” olarak değerlendirilmiştir. 

Emval-i Metrûke

İttihatçılar (İTC) yaptıkları düzenlemelerde Ermenilerden kalan mallar için “emval-i metrûke” kavramını kullandılar ve bu ifade bugüne kadar da aynı kapsamda devam etti. 

1858 Arazi Kanunnamesinde “emval-i metrûke”, kamuya terkedilmiş arazi olup iki kısımdan oluşmaktadır. Birincisi herkesin faydalanması için terkedilmiş olan yerler yani yollar, sokaklarda oturulacak yerler, caddelerde boş bırakılan mahaller, yolculara mahsus konak yerleri ve benzeri mahallerdir. İkincisi belli bir köy, köyler yahut kasabaların ahalisine ayrılan yerler yani mera, yaylak ve kışlaklardır.

M. Zeki Pakalın ise emval-i metrûkeyi Hükümetçe siyasi veya idari nedenlerle başka bir yere nakil olan veya bulundukları yeri kendiliklerinden terk ederek başka memleketlere veya düşman işgali altındaki yerlere kaçan “gayrimüslimlerin bıraktıkları mallar” olarak tanımlamaktadır.

İki tanım birlikte düşünüldüğünde İttihatçıların “emval-i metrûke” terimini seçmelerinin tesadüf olmadığı, asıl amacın bu malları terkedilmiş gibi gösterip el koyma gerekçesi yapıldığı anlaşılmaktadır. Bu da İttihatçıların başlangıçtan itibaren Ermeni mallarını iade etmemeyi hedeflediklerinin bir kanıtıdır. 

Hedef: Sermayenin Türkleşmesi 

1915 Mayıs’ında alınan tehcir kararı sonrasında Ermenilerin geride kalan varlıklarıyla ilgili düzenleme yapma ihtiyacı doğmuş ve işlemlere yasal bir görünüm verilmiştir. “Emval-i metrûke”, Ermenilerden ibaret kalmamış; Rum, Musevi, Bulgar ve Süryani azınlıkları kapsayacak şekilde uygulanmıştır. 

Hükümet, Tehcir Kanunu’ndan üç gün sonra bir düzenleme yaparak Ermenilerin geride kalan varlıklarının kayıt altına alınmasını kararlaştırmıştır. Düzenlemede bu malların veya değerinin sahiplerine iade edileceği ifadesine yer verilmişse de emval-i metrûkenin muhacirlere dağıtılacağı belirtilerek asıl amaç ortaya konulmuştur. Ayrıca satılacak dutluk, portakal bahçeleri, han ve fabrikaların paralarının emanet sandıklarında tutulacağı kararı yer almıştır.

Sonraki düzenlemelerde ise belirlenecek yerlerde “Emval-i Metrûke Komisyonu” kurulması kararlaştırıldı. Hükümet Ermeni mallarının tasfiyesini ve buralara muhacirlerin iskanını doğrudan ve ayrıntılı bir şekilde takip ediyordu. Nitekim bu ev ve arazilere daha çok Balkanlardan gelen muhacirler iskân edildi. 

Emval-i metrûke, İTC’nin bir süre önce benimsediği “milli ekonomi” ilkesi için de bir fırsat oluşturdu. İttihatçılar “Müslüman-Türk burjuvazisi” oluşturmak istiyorlar ve sermayeye ihtiyaç duyuyorlardı. Bunun için tehcirden kalan mallar önemli bir kaynak oluşturdu. 

Bu doğrultuda ticarethaneler, emlak ve fabrikaların tespiti yapıldı. Talat Paşa da 1916 yılı başında gönderdiği bir talimatnamede bunların “erbab-ı namus ve genç” Müslüman kişilere dağıtılacağını ilan etti. Bu yolla birçok şirket, fabrika, dükkân ve arazi düşük bedellerle veya ücretsiz bir şekilde “uygun görülen” Müslüman girişimcilere devredildi. Örneğin Kayseri’de Müslüman müteşebbislerin yeni kurduğu bir şirket, 200 liraya aldığı Ermenilere ait dükkân ve içindeki malları kısa bir süre sonra 10.000 liraya satarak fahiş bir kâr elde etmişti. 

İttihatçılar bu yolla bir sermaye değişimi gerçekleştirdikleri gibi “yeni zenginlerin” kendilerine yakın kişilerden olmasını da sağladılar. Tehcirde olduğu gibi emval-i metrûkenin yağmasında da en büyük suçlamalar İttihatçı yerel yöneticiler, subaylar, polis ve sivil memurlara yöneltilmekte, mal, para ve mücevherlere el koydukları iddia edilmektedir. Özellikle Emval-i Metrûke komisyonlarında görevli memurların birçok vurguna karıştıkları anlaşılmaktadır. 

Emval-i Metrûke’nin kullanıldığı bir başka alan devletin ihtiyaçları oldu. Bazı binalar doğrudan orduya tahsis edildiği gibi tarla, bağ ve bahçelerin satışından elde edilen paralar da ordunun ihtiyaçlarının karşılanmasında kullanıldı. Bazı yerlerde de tehcirin masrafları ve sürgünlerin iaşeleri bu yolla karşılandı. Bazen de Ermenilere ait binalar okul, hapishane, hastane ve karakola çevrildi. 

Sonuçta Ermeni malları, yasal bir görünüm altında el değiştiriyor ve Ermeni toplumu bu yolla her şeyini kaybediyordu. Bu alandaki çalışmalarıyla tanınan Ümit Kurt, bu süreci “ekonomik şiddet” olarak tanımlamıştır. Ayrıca tehcirde olduğu gibi emval-i metrûkede de Sünni kesimin aktif olarak yer aldığı ve bir kısmının İTC ile iş birliği yaparak zenginleştiği anlaşılmaktadır. 

Ermenilerin Geri Dönüşü 

Birinci Dünya Savaşı’nın yenilgiyle biteceğinin anlaşılması üzerine Talat Paşa Hükümeti istifa eti ve yeni hükümet 11 Ekim 1918’de A. İzzet Paşa tarafından kuruldu. Yeni hükümetin ilk icraatlarından birisi de sürgüne gönderilen Ermenilerin geri dönmelerine izin vermek oldu. 

İzzet Paşa’nın ifadesiyle “büyük ıstıraplara maruz kalan vatan evlatlarının” emval-i menkule ve gayrimenkulleri iade olunacak, satılan mallarının bedelleri de ödenecekti. 4 Kasım 1918’de de binlerce insanın felaketine yol açan Tehcir Kanunu Anayasaya aykırı bulunarak iptal edildi ve Ermeniler geri dönmeye çalıştılar. Ancak Hükümet bir taraftan da geri dönmeleri engellemek için düzenlemeler yapmakta ve çeşitli bahanelerle sayıyı azaltmaya çalışmaktaydı.  1919 Mart’ında Dahiliye Nezareti’nin bir raporunda geri dönen Ermenilerin sayısı 232.679 olarak açıklanmıştı. 

1919 yılı içinde Ermenilerin mallarının iadesi için birçok çalışma yapıldı. Hatta taşınır malların satışına dair kararlar iptal edildi. Bir çalışmaya göre Cebelibereket vilayetinde Fransızların işgali sürecinde “alıkonulan” Ermeni kadın ve çocukların iadesi tamamlanmış, Ermeni mallarının kimin eline geçtiğine dair tespit de yapılmıştır. Ermeni mallarını ele geçirenler arasında Hacı Ökkeş Efendi ve Müderris Hasan Efendi gibi isimlerin yer alması, İttihatçıların Sünni eşrafla iş birliklerinin kanıtı olarak gösterilebilir. Bu da uygulamaların Talat Paşa’nın “Osmanlı ekonomisinin bundan sonra Müslüman bir ekonomi olacağı” sözüne uygun olarak gerçekleştiğini göstermektedir. 

Ülke genelinde bu malların ne kadarının iade edildiğine dair bir bilgi yoktur. Ancak Meclis-i Mebusan’ın 12 Ocak 1920 tarihli oturumunda söz alan Dahiliye Nazırı Hasan Fehmi Bey, kanunun onda bir oranında tatbik edildiğini söylemiştir. Sonuçta geri dönen Ermeniler içinde geride bıraktıkları mallarına kavuşanlar veya bedelini alanlar %10 civarında kalmıştır. Bu oran ekonomik şiddetin korkunç boyutunu ortaya koymaktadır. 

Bir Devlet Geleneği mi? 

İTC’den sonra iktidara gelen İstanbul hükümetleri İngilizlerin de baskısıyla göreceli olarak tehcir uygulamalarının zararlarını telafiye çalışsa da 23 Nisan 1920’de kurulan Ankara Hükümeti, yeniden İTC’nin uygulamalarına geri dönmüş ve bugüne kadar gelen emval-i metrûkenin iade edilmemesi prensibini benimsemiştir. 1922 Nisan’ında çıkarılan bir kanunda bu tür malların Hükümet tarafından kontrol edileceği hükmü yer almış; TBMM İstanbul Hükümetinin iadeyle ilgili düzenlemelerini de kaldırmış ve böylece İTC’nin emval-i metrûke düzenlemeleri yeniden benimsenmiştir. 

Lozan Antlaşması’nda ise emval-i metrûkenin iadesi için kararlar yer alsa da Ankara, malların iadesini engellemek için her yola başvurmayı tercih etmiştir. İTC döneminde olduğu gibi bu arazilere muhacir ve mübadil iskanı devam etmiş, mevcut malların bir kısmının dağıtılmasıyla da Türk müteşebbislere sermaye oluşturma süreci de yeniden ivme kazanmıştır. 

Devlet de emval-i metrûkeyi kullanma uygulamasını sürdürmüş, 6-7 Ağustos 1921’de çıkarılan Tekâlif-i Milliye Emirleri’nde de ordunun ihtiyaç duyduğu eşya ve malların bunlardan karşılanmasına olanak sağlanmıştır. Ayrıca birçok devlet kurumu Ermenilere ait binalara yerleştirilmiş, bazı yerlerde terk edilen evler memurlara verilmiştir. 

1926’da çıkarılan bir kanun da yeni rejimin tavrını net bir şekilde gözler önüne sermektedir. Bu kanunla Ermeni suikast komiteleri tarafından şehit edilen Talat Paşa, Cemal Paşa, Dr. Bahattin Şakir, Sait Halim Paşa gibi kişilerin ailelerine Ermenilerin emval-i metrûkesinden mal ve emlak verildiği görülmektedir. Böylece Türkiye, İTC’nin politikalarını devam ettirdiğini bütün dünyaya ilan etmiştir. 

Sonuç olarak gerek İTC gerekse Cumhuriyetin emval-i metrûke uygulamaları, devletin istediği kişilerin malına el koyabileceğini, yasal düzenlemelerin ve uluslararası antlaşmaların hiçbir şey ifade etmeyeceğini göstermesi bakımından ibret verici örneklerdir. 

Bu uygulamalar bir taraftan da kişilerin zenginleşmesinde devletin ne kadar aktif bir rol üstlendiğini göstermektedir. Önce İTC sonra da Cumhuriyet idaresiyle ile iş birliği yapan yerel eşraf, Ermeni malları sayesinde zenginleşmiş ve devletin sağladığı imkanlarla 1950’lerde taşra burjuvazisini, 1970’lerden itibaren de şehir burjuvazisini oluşturmuştur. Bu kitlenin 2000’li yıllarda da yine devlet eliyle çok daha zenginleştiğini tahmin etmek zor değildir. 

Kaynaklar: M. Z. Pakalın, Osmanlı Tarih Deyimleri ve Terimleri Sözlüğü, İstanbul, MEB, 1971, C.1; H. Cin, “Arazi”, TDV İA; C. 3; M. Polatel, “İttihatçılardan Kemalist Döneme Ermeni Malları”, Toplum ve Kuram, S. 3, 2010; Ü. Kurt, “I. Cihan Harbi Sonrası Emval-i Metrûke’nin İadesi Süreci: Cebel-i Bereket Sancağı Örneği”, Talandan Sonra, 2015; “Lozan Mübadelesinin Ekonomik Sonuçlarını Emval-i Metruke Üzerinden Okumak”, Kebikeç, 2015, S. 40; “Emval-i Metrûke ve Tasfiye Komisyonlarının Yapısı ve İşlevi”, Toplumsal Tarih,  2015, S. 259; H. Kaiser, 1915-1916 Ermeni Soykırımı Sırasında Ermeni Mülkleri, Osmanlı Hukuku ve Milliyet Politikaları”, Türkiye’de Etnik Çatışma, İstanbul, İletişim, 2017. 

YORUM | Dr. YÜKSEL NİZAMOĞLU


Bazı yorumlar:

Nuri

Cihan harbinde ;Ermenileri silahlandırarak Doğu Anadolu yu işgal eden Ruslara karşı destansı bir şekilde mücadele eden Hamidiye Alaylarının varlığı bu birliklerin zamanında ne derece isabetli bir kararla kurulduğu bize gösterdi.Sadece Bediuzzaman Said Nursi nin Alay Komutanı olarak talebeleri ile verdiği mücadele unutulmamalıdır.Bölge halkının milis güçlerle yaptığı savunma savaşı Ermeni ve Rus güçlerinin ilerleyişini durdurmuştur.O Kahraman insanlara Şükran ve minnetlerimizi sunmalıyız.O Mücadele o gün yapılmasaydı Türkiye’nin Doğusu hatta Adana ve çevresi tıpkı Azerbaycan gibi işgal altında olacaktı.Bugun Ermeni soykırımını savunanlar annelerini göremeyecekti..

Adem Manisali

Sn. Hocam, elinize kaleminize saglik. Bir akademisyenin ne kadar objektif ve kaynaklara dayanarak kendi alaninda nasil makale yazmasi gerektigini gosterdiginiz icin cok tesekkurler. Her iki tarafin da olaylarin ciddi boyutlarda insan hakki ihlali ve magduriyet seviyesine gelmesindeki katkisini ortaya koymaniz benim icin cok onemli. Su cumleleriniz yazinin ozetin: “Paşa raporunda Ermeni komitelerinin Müslüman halka yönelik saldırılarına yer vererek faciaların yaşanmasında bu çetelerin sorumluluğuna dikkat çekmekte, ayrıca kendi komutanlığı dönemindeki ileri harekâtla birlikte karşılaşılan dramları da anlatmakta ve olayın faili Ermeni çete reislerinin isimlerini vermektedir. Paşa’nın ifadesiyle “yaptıranlar mesul, yapanlar mesul, göz yumanlar mesuldür”. Bu vesile ile saygi ve hurmetlerimi arz ederim.

Murat Sancakyan

Tehcir gibi çetrefilli ve tarihsel olarak manipüle edilmiş, edilmekte olan bir konu üzerine tarafsız bir tarihsel değerlendirme olması açısından iki tarafın yaşadığı sorunlar ve İslam tarihi ile kıyaslama eklenirse daha faydalı olur..

Biraz daha açmak gerekirse; daha dengeli bir bakış açısı sunabilmek maksadıyla, sadece Ermenilerin maruz kaldığı suçları/sıkıntıları yazmak ve buradan bir sonuca ulaşmak yerine, örneğin Türk tarafında da (kadın, erkek, yaşlı, çocuk vb.) kaç insanın sadece Türk etnikleri sebebiyle doğrudan veya dolaylı olarak katledildiği, tecavüze uğradığı, açlıktan öldüğü -varsa Ermeni çetelerin veya onlara destek verenlerin de doğu vilayetlerinde Türksüz Anadolu gibi projelerinin olup olmadığı-, bu durumda soykırım tanımına uyduğu için Türklerin de soykırıma uğramış sayılıp sayılamayacağı, bölgede asayiş anlamında ne gibi sorunlar yaşandığı, ne gibi sıkıntılar sonucu bu kararların ve tedbirlerin alındığı, sonrasında yanlış olduğu düşünülen konularda nasıl tavır alındığı, bu olanların soykırım tanımı ile ne kadar örtüştüğü, bunun yerine en baştan ne yapılabileceği ve en önemlisi -varsa ki mutlaka benzer örnekleri vardır- İslam tarihinden örneklerle beraber karşılaştırmalı bir değerlendirme ile açıklanması, okuyucular için çok daha aydınlatıcı olur diye düşünüyorum.

Saygı ve hürmetlerle..


Anladık ermeniler de zor günler geçirmiş. ermeni çeteler tarafından basılan Türk ve Kürt köyleri ve yapılan zalimliklerini de bir ara yazıverseniz?

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir